Sahil Yolu’nda Sirkeci yönünden gidildiğinde Çatladıkapı’ya gelmeden hemen önce görülen pencere ve balkon kalıntılarıyla dolu harabeler, Bizans imparatorlarının kullandığı ünlü Bukoleon Sarayı’ndan günümüze gelebilmiş parçalardır. Genişçe bir alanı kaplayan bu kalıntıların bir tarafında, bugün Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi olarak kullanılan eski Fransız Hapishanesi bulunur.
Üç Sarayın Birleşimi
Görünen duvarlar, Bizans İmparatorluğu’nun meşhur Bukoleon Sarayı’ndan günümüze ulaşabilen kısımlardır. Bazı tarihçiler, aynı yapının hem Bukoleon hem Hormisdas (Hürmüz) hem de İustinianos Sarayı olarak anıldığını yazar. Görülen harabeler, üç sarayın ve saray limanının zaman içinde eklemeler ve değişikliklerle oluşmuş son hâlinden arta kalanlardır.
Bukoleon Sarayı, önünde bulunan bir mermer heykelden dolayı bu adla anılmıştır. Küçük Ayasofya Kilisesi’ne çok yakındır; hatta kiliseye sarayın içinden geçildiği aktarılır. Bugün Sahil Yolu ile tren hattı arasında kalmıştır.
Görkemli Bukoleon Sarayı’nın önünde büyük ve etkileyici bir liman vardı: Bukoleon Limanı. Mermer döşeliydi, büyük mermer basamaklarla denize iniliyordu — Hollywood’un antik dönem filmlerinde gördüğümüz o etkileyici limanların gerçek karşılığı buradaydı. İmparatorlar, denizden gelen konuklarını bu iskeleden karşılar, soylu misafirlerini yine buradan uğurlar, buradan gemilerine binerlerdi.
Limanın girişinde, sarayın önünde, buraya adını veren görkemli heykel dururdu: bir aslanla bir boğanın boğuşmasını tasvir eden bir grup heykel; aslanın dişleri boğanın boğazına geçirilmiş şekilde betimleniyordu. Sarayın adı da boğa (bous) ve aslan (leon) kelimelerinden türemiştir. Anıtsal girişte olduğu tahmin edilen mermer aslan heykelleri bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Yenikapı kazılarında ortaya çıkarılan Bizans limanının dışında, bu liman yalnızca saraya aitti.

Bir İmparatoriçenin Entrikaları: Theophano’nun Hikâyesi
Büyük imparatorlukların büyük entrikalar da barındırdığı bilinir. Bizans İmparatorluğu’nun en entrikacı, acımasız ve hırslı imparatoriçelerinden biri olan Theophano’nun hikâyesi de bu sarayda geçmiştir.
Bizans İmparatoru II. Romanos, İmparator VII. Konstantinos’un oğluydu. Çok küçük yaşta Provence Dükü Hugue’nin gayrimeşru bir kızıyla nişanlanmış, ama küçük prenses erken ölünce bu evlilik gerçekleşmemişti. Delikanlı daha sonra bir meyhanecinin güzeller güzeli kızı Anastaso’ya (bu evlilikle birlikte Theophano adını aldı) âşık oldu ve 956 yılında onunla evlendi. 21 yaşındaki imparator spora meraklı, güçlü ama nazik ve zevklerine düşkün bir gençti. 18 yaşındaki imparatoriçe ise ufak tefek ama etrafa ışık saçan, devrinin en güzel kadınıydı; hırslı ve bir o kadar da acımasız.
959 yılı Kasım ayında babasının ölümüyle tahta geçen II. Romanos, karısının entrikalarından kurtulamayacaktı. Annesi Helena’yı ve beş kız kardeşini Theophano’nun isteğiyle sürgüne gönderen imparator, 15 Mart 963’te zehirlenerek öldü. İki küçük oğluna vasi olarak saltanatı büyük bir zevkle ele geçiren Theophano, kendisine uzun süre izin verilmeyeceğini bildiğinden, imparatorun güçlü komutanına göz koydu.
Şöhretli başkomutan Nikeforos Fokas, aslında ona göre biri değildi, ama başka seçeneği de yoktu; onu Bizans’a davet etti. Fokas muhteşem zaferler kazanmış, halkın sevdiği güçlü bir komutandı. Bir dizi entrikanın ardından imparator oldu ve iki ay sonra Theophano ile evlendi. Halk bu evliliğe sıcak bakmadı: ikisi de duldu ve bu, günah sayılıyordu; üstelik Fokas, Theophano’nun oğullarından birinin vaftiz babasıydı, bu da aralarındaki birleşmeyi halkın gözünde daha büyük bir günaha dönüştürüyordu. Bu hoşnutsuzluğun yanında, mükemmel bir asker olan Nikeforos Fokas kıllı, çirkin, hantal, kısa bacaklı, zevksiz ve yaşlıydı; iyi bir savaşçı ve çok dindar olmasına rağmen, uzun süren savaşlar yüzünden ağır vergi ödemek zorunda kalan halk da imparatoriçe de onu pek muteber saymadı.
Oysa imparatorun hemen yanı başındaki generali, aynı zamanda yeğeni olan İoannes Çimiskes, imparatora göre daha ufak tefek olsa da yakışıklı, genç, parlak ve hırslıydı. Theophano bu kez gözünü bu komutana dikti; onun metresi ve ortağı oldu. 969 yılının soğuk, karlı bir Aralık gecesinde, Theophano ve adamları sarayın pencerelerinden veya kulelerinden sarkıttıkları iplerle Çimiskes ve adamlarını gizlice saraya aldılar. Çimiskes, imparatoru yatağında kendi elleriyle öldürüp başını keserek sarayın penceresinden iki meşale arasında askerlerine gösterdi. Halk bu ölümü tanrısal bir ceza olarak yorumlayıp durumu benimsedi.
Theophano’nun istediği olmuş gibiydi — ya da o öyle sanıyordu. Çünkü Çimiskes’le evlenme isteğini gerçekleştiremedi. Patrik, yeni imparatoru kutsayıp taçlandırmak için bazı şartlar koşuyordu: katiller kesinlikle cezalandırılmalı, imparatoriçe de saraydan uzaklaştırılmalıydı. Çimiskes, patriğin şartlarını hemen yerine getirdi ve imparatoriçelik bekleyen Theophano kendini sürgünde buldu. Geri dönebilmek için 976 yılında Çimiskes’in ölmesini ve oğlunun tahta geçmesini beklemesi gerekecekti.
Bugün Ne Kaldı?
Bukoleon Sarayı, kimilerine göre on üç, gerçekte belki on dört on beş milyon insanın yaşadığı bugünün İstanbul’unda, binlerce yıl önceki insanların hikâyesinin anlatıldığı mekânlardan yalnızca biri. Bizden önce neler olduğuyla çoğu zaman fazla ilgilenmiyoruz; ilgilenseydik, saray bugün muhtemelen böylesine bir hâlde olmazdı.
Not: Bukoleon Saray Kalıntıları, Ahırkapı’dan hemen sonra, Küçük Ayasofya yakınında bulunur. Yapının büyük bir kısmı demiryolu yapımı sırasında yok edilmiştir. Görkemli sütunlarının bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir. Bugün görülen pencereler ikinci kata aittir; zira birinci katın büyük bölümü hâlihazırda toprakla örtülüdür. Kalıntılar şu anda restorasyon çalışması altındadır; ziyaret öncesinde güncel erişim durumunu kontrol etmenizi öneririz.


Bir yanıt yazın